Eşyalar, Mekanlar ve Hafızalar

Gezgin biri sayılmam. Hayatımı durağan olarak niteleyebilirim. Olduğu konumu muhafaza etmeye çalışan değişikliklerden pek hoşlanmayan biriyim yani. Bir adım atacaksam eğer, onun öncesinde bir miktar hazırlanmam için zamana ihtiyacım vardır hep. Kalk gidelim dediklerinde ben kalkıp gidemem, eğer fikren bir hazırlığım yoksa.

Buna karşın hayatım hiç durgun olmadı. Çocukluğumdan beri değiştirdiğim evin sayısını bilmiyorum. Eşyalarım hep bir yerden diğerine taşındılar, yatılı okulda okurken başkaları tarafından kullanıldılar. Bir kısmı orada kaldı bir kısmı burada kaldı derken bir araya gelemedikleri gibi sahibine de asla ulaşamadılar ve kaybolup gittiler. Sahip olduğum kitapların yarısı kadar kaybettiklerim vardır eminim. Bu yüzden çocukluğuma ait de hiç bir eşyam benimle kalmadı. Ne bir karne, ne bir defter, ne bir hırka ne de basit teneke bir araba.

Yaşım ilerledikçe, çocukluğumda sahip olduğum eşyalarımı anımsar oldum. Mesela çok sevdiğim, annemin Almanya’dan getirdiği içi kırmızı tüylü olan dışı ise en sevdiğim yeşil tonuna sahip şapkalı bir montum vardı (evet karpuz gibiydi). Nerede kim bilir? Her ikisi de rahmetli olmuş dedem ve ağabeyim ile birlikte lunaparkın çay bahçesinde oturup çektirdiğimiz siyah beyaz fotoğrafta ağabeyim ve ben gazoz içerken dedemin içtiği Efes Pilsen birayı (evet demek ki 1978’de çay bahçesinde bira satılıyormuş) zarifçe taşıyan masanın üzerindeki masa örtüsü ile uyum içinde olan ve Star Trek kahramanlarının üzerinde resmi olan tişörtüm nerede ve hatta o fotoğraf nerede acaba?

Hayatlarımız ellerimizin arasından akıp giderken geride kalanlarla bu kadar ilgilenmek doğru mu bilmiyorum ama geçmiş yaşantıma dair izlere ihtiyaç duyuyorum bu sıralar. Gerçekten bunları yaşadım diyebilmek için belki de.

Bu bir eşya olabileceği gibi bir mekan da oluyor. Çocukluğumu geçirdiğim, trabzanından kaydığım, ilk girişte hafif rutubet kokan ancak koyu yeşil yağlı boya ile boyanmış son derece zarif işlemeli, buzlu camlı kapısı olan apartman artık yok, onun yerine saçma sapan bir bina dikilmiş. Onun hemen karşısında dedemin beni götürdüğü yukarıda bahsettiğim fotoğrafa geri plan oluşturan lunapark artık bir süpermarket olmuş. O kadar bile geri gitmeye gerek yok. 10 yıl önce oturduğum ev acaba yerinde duruyor mu gidip bakmaya korkuyorum. Ve acaba oğlum büyüdüğünde “Bak oğlum sen 5 yaşına kadar bu evde yaşadın” diyebilecek miyim?

Sosyolojik tespit peşinde değilim ama bu durum sadece bizim toplumumuzda böyle sanırım. Kendi evine sahip olamayan, sürekli bir nedenden ötürü taşınmak zorunda kalanların kaderi gibi. Ev sahibi olsa ve taşınmak zorunda kalmasa dahi korkunç bir hızla devinen sürekli dönüşen bir zaman ve bir mekan içinde yaşadığından ve etrafı değiştiğinden dolayı oturduğu çevresi çoktan değişmiş oluyor ve bunu on sene önce çekilmiş olan fotoğrafa bakınca ancak anlayabiliyor. Bu devinim de bugünlerde övünülesi bir şey ayrıca.

Google Earth’den ailemin yaklaşık otuz sene Almanya’da yaşadığı ve yirmi sene önce terk ettikleri semte göz attım geçenlerde, her şey yerli yerinde duruyor. Evin karşısında duran “Gasthouse”ın belki sahibi değişmiştir. Dahası, orada yaşadığım iki sene boyunca evden çıkıp yürüyerek gittiğim ve bu yüzden ezbere bildiğim yolu Google Earth aracılığıyla yine sanal olarak teptim. Tahmin bile edemeyeceğim şekilde yol yerindeydi ve ben o yolu takip ederek Mozart Schule’ye ulaştım.

Mekanda ve eşyadaki bu hızlı değişim bence kişisel olarak başlayan ve sonra topluma sirayet eden unutkanlığa neden oluyor. Yani sürekli değişen çevren ve eşyaların o çevre ve eşyalarınla ilişkilendirdiğin hafızanın da değişmesine, silinmesine ve orada kaydettiğin değerlerin değersizleşmesine olanak sağlıyor.

Mekana ait kaydettiğin anıyla birlikte mekanın da aynı yerinde kalması senin o anını taze tutarken, o mekanı da değerli kılarak o mekana daha fazla sahip çıkmana neden oluyor.

Ee ne yapalım yani kalsa n’olur kalmasa n’olur diyebilirsin. Kalmıyor da zaten. Fakat toplumsal değerlerin oluşması ancak bence bu şekilde kalıcı olabiliyor. Sürekli gündemin değiştiği ülkede toplumsal hafızanın neden gelişmediğini de belki bu şekilde açıklamak mümkün.

Neyse benim karpuz montumdan buralara kadar geldik ama, bireylerin ve toplumların hafızalarını silerek ve onların şekillerini değiştirerek şaşkına çevrilmiş bir toplumun Büyük Birader tarafından nasıl yönetildiğini büyük ustalıkla ve incelikle 1984 adlı romanında anlatan George Orwell’in bu başyapıtını bir kez daha belki bu gözle okumakta fayda vardır.

Yazıyor…

Senenin ilk yazısı.

Her sene başında olduğu gibi, amorti çıkan biletlere karşı duyulan burukluk ile tatlı denklik hissi, bir gece önceden kalan dağınık yemek sofrası ve içki kadehleri ve senenin ilk gün ışığının neden bilmem diğerlerinden daha güzel ışıdığını düşünmem kadar aynı olan yeni yıl dilekleri…

Bu yılımı bloguma ayırmaya karar verdim. Bu da benim yeni yıl kararım. Diğerlerinin arasında siz sevgili okurumu ilgilendiren en önemli kısım bu olduğu için altını çizdim. Diğerleri tabi ki daha sağlıklı olmayı hedeflemem, daha fazla asana ve meditasyon pratiği yapmayı kendime şart koşmam.

Bunları da buradan sizinle paylaşmayı hedefliyorum. Hep beraber göreceğiz sevgili okurum, yarı yolda nefesi kesilen, kırk yıl kadar tanıdığım Erkanın maymun iştahının başka bir muzu olmaz umarım. Hep beraber göreceğiz!

Yazmak fikri beni hep heyecanlandırmıştır. İlk tohumlarının ne zaman atıldığını tam hatırlayamasam da bir anım çok keskin. Beni büyüten dedem 1984 yılının başında hastaneye kaldırıldı ve 19 gün sonra hayata gözlerini yumdu. 12 yaşındaydım ve onun öldüğünü idrak ettikten sonra ona soracak ne kadar fazla sorumun olduğunu ve cevaplarıyla birlikte gitmiş olduğunu ve asla bu cevapları alamayacak olduğumu fark etmiştim. Bu tohum burada kalsın buraya döneceğim.

Başa dönelim, ilk yazma deneyimim ortaokul 2’ye denk gelir, şimdinin 7nci sınıfı yani.  Babaannem ve halam ile birlikte oturduğumuz Eskişehirdeki iki odalı sevimli kiralık dairemizde, herkes uyuduktan sonra bir tomar saman kağıda kurşun kalemle (o kağıt üzerine özellikle kurşun kalemle yazmanın tadını hala hiç bir kağıt  vermiyor bu arada ve sanırım artık o kağıtlar kalmadı) abuk subuk bir hikaye yazmıştım. Dağ başında yalnız yaşayan bir adamın (sanırım Avrupalı yada Amerikalıydı) kulübesinin yanına bir kış gecesi uzaydan gelen ziyaretçilerle ilgili bir hikayeydi. Türkçe öğretmenime götürdüm. Komik gelmiş olmalı, bana daha fazla çalışmam gerektiğini söylemişti. Biraz hevesimi kırmıştı sanırım, öyle aklımda kalmış.

Uzun zaman geçti o günden bu yana neler yazmaya çalıştığımı hatırlamıyorum ama 23 yaşımdan itibaren gel-gitlerle her fırsatta bir şeyler karalıyor ama orada bırakıyordum.

Bir zaman sonra dedemin ölümüyle yaşadığım kopukluk aklıma geldi. Kendi çocuğum olacağı fikri bende filizlenmeye başladıktan sonra bunu en azından benim ona yapmamam gerektiğini düşündüm. Böylelikle bir şeyler karalamaya başlamıştım defterlere ajandalara bu kimi zaman bir günlük kimi zaman ise bir takım denemeler olmuştu. Maksadım o zaman henüz olmayan çocuğuma kendimden bir şeyler bırakmaktı. Belki o bu yazılarıma gerek kalmadan beni belki de benden daha iyi tanıyacaktı ama kim bilir bu iş şansa bırakılamayacak kadar ciddiydi ve ben bunu bırakmamalıydım. Hem tanısa da arkada yazılı bir iz bırakmanın şu an göremediğimiz faydaları da olabilirdi.

2009 yılı sonunda oğlumun dünyaya geleceğini öğrendiğim an ona bir günlük yazmayı tasarlamıştım. 18nci yaş gününde ona hediye edecektim. Tahmin edin ne oldu? Henüz yaşını doldurmadan yazdıklarımın gerisi gelmedi ve başladığım her iş gibi yarım bir köşede kaldı. O yazdıklarım nerede onu bile bilmiyorum.

2014’de yoga eğitmenliği eğitimine katıldım. Yeniden doğdum, içime döndüm. Hocam günlük yazın dedi. Tekrar başladım. Artık disipline etmeye çalışmadan ne akarsa onu aktarmaya bıraktım kendimi bu tabi bir günlük olmaktan çıktı akıl defterine dönüştü. Okuduğum kitaplardan beğendiğim cümleler, hocamın söylediği güzel bir söz, etkileyici bir anı-anlatı ne varsa buraya aktardım.

Staj programına katıldım. Her ders başında yaptığım açılış konuşmalarımı ders öncesinde yazmaya başladım. Bana yoga nedir diye sorduklarından aklımın erdiğince bende hissettirdiklerini anlattığım kısımlarını yazmaya başladım bu sefer. Bu çok iyi geldi.

Son halkayı da sevgili arkadaşım ekledi. “Madem bu kadar seviyorsun neden bir blog açmıyorsun?” O ana kadar neden bu fikrin benim aklıma gelmemiş olduğunu hala anlayamadım. İnternet dünyasından uzak olmam belki neden olabilirdi ama bir kaç arkadaşımın daha bana bu fikri önceden söylediklerini ileri sürmeleri demek ki “doğru zaman bu zamanmış” şeklinde düşündürdü beni.

Apar topar açtım bu sayfayı sonradan derlerim toplarım dedim. Yoga eğitmenliği esnasında ödev olarak okutulan kitaplar hakkında hissetiklerimi yazdığım sayfaları geçirdim ilk, o yüzden Siddhartha ile açtım blogumu. Şimdi de arta kalan yemekler gibi orada burada yazdıklarımı toparlayıp buraya aktarmakla uğraşıyorum.

İşte başladım yeniden yazmaya, o ya da bu nedenden ötürü yazıyorum. Birileri okusa da okumasa da yazamaya devam edeceğimi düşünüyorum. Kendimi ifade etmeye çalışarak, kendimi bulmaya çalışarak yazıyorum.

Değişim

Yoga matı üzerinde yeterince vakit harcadığımızda, burası artık bizim hayatımızı şekillendirdiğimiz bir yer olmaya başlar. Herhangi bir fiziksel aktiviteden farklı olarak tüm algılarımızla ve tüm benliğimizle farkındalığımızı bedene, nefese getirerek pozları meditatif bir hal içinde yapmaya başladığımızda bir sihir oluşur ve içimizdeki tohum çatlar ve kendimize doğru bir yolculuğa çıkarız.

Bu yolculuk değişimi beraberinde getirir. Değişim korkutucu bir şeydir çoğumuz için. Çünkü değişim mevcut durumun terki anlamına gelmektedir. Oturduğumuz evden, çalıştığımız işten, kurduğumuz ilişkiden, yaşadığımız rutinden belirli nedenlerden ötürü çıkmak istemeyebiliriz. Dahası istesek de ardından gelecek olan belirsizlik bizi tedirgin eder ve statükoyu korumadan yana tavır alırız.

Halbuki değişim mevcut durumun terkinden ziyade yeni bir hale geçişin başlangıcı olarak algılandığında bu korkutucu hal belki biraz yerini meraklı yeni olaylara, insanlara, mekanlara bırakabilir. Değişim çünkü bir şeyin tamamlanması olduğu gibi diğer bir şeyin de başlangıcıdır. Ve başlangıçlar iyidir.

Yoga matının üzerinde de sürekli bir değişim hali vardır. Asana pratiğinde poza giriş hali, pozda kalış hali ve pozdan çıkış hali vardır. Bir süre kalınan pozdan çıkış hali aynı zamanda bir sonraki pozun giriş halidir. Yani yoga matı da hayatın kendisi gibi dinamik değişimlerin olduğu bir yerdir.

Bazı pozları diğerlerinden daha fazla severiz ve o pozları yapmak ve orada uzun kalmak isteriz kimi pozlar ise tam tersine pratiğimizde yer almaz, yapmak zorunda kalırsak da bir an evvel pozdan çıkmayı bekleriz.

Hayatı da benzer şekilde irdeleyebiliriz. Sevdiğimiz ve kalmak istediğimiz halimiz varken hiç içine düşmek istemediğimiz haller de hayatın bir parçasıdır ve biz istesek de istemesek de hayat bizi oraya götürürse onu yaşamak durumunda kalırız.

Derler ki en sevmediğin poz senin en çok ihtiyaç duyduğundur. Bu anlamda bakıldığında belki kişinin tekamülünü sağlayacak olan onun sürekli refah ve konfor alanında kalmak değil içinde olmak istemediğini düşündüğü, belirsiz alanlardaki kendini keşif noktalarına götürecek olan serüvendir. Kendimizin keşfi de tüm keşifler gibi çaba, alın teri, sabır ve zorluk içerir.

Siddharta

Siddharta’yı okumaya başladıktan bir süre sonra sürekli kendimle özdeştirerek okuduğumu fark ettim. Onun maceralarının kendi başıma gelen yansımalarıyla değerlendirdim hem onun hareketlerini hem de kendi geçmişimi.

Siddharta bizden biri aslında, bir insan her haliyle, inişleri çıkışları, korkuları, zaafları, arayışları, yanlışları, tespitleri ile başından sonuna kadar hep kusurlu ve mükemmel olmayan dolayısıyla bizim gibi bir insan.

Kitabın sayfalarını çevirirken Siddhartanın babasına baş kaldırışından başlayan serüveninde hep kendi hayatımdan kesitler yakaladım. Susuzluk hissi ile çıkılan yolculukta karşısına çıkan engelleri aşma çabası ilk gençliğe denk gelen “Delikanlılık” zamanlarının toyluğu ile alınan kararları, dünyevi zevklerin sanatını öğrenmeye dönük ikinci etap gençlik zamanları takip etti tıpkı kendimde olduğu gibi.

Sonuna kadar Siddharta’nın yolculuğunu kendiminkiyle kıyaslamak için epey zamana ihtiyacım olsa da ve yolculuk güzergahımız birbirinden epey farklı olsa da şunu hissettim: Yaşamımızın akışını kontrol altına almak veya almaya çalışmak gereksiz bir çabadır. Yaşanması gereken şeyler yaşanır ve bizler bu yaşanmışlıkların eseriyizdir. Geriye dönüp “Keşke böyle yapmasaydım ya da “Şöyle yapsaydım” demenin bir faydası olmadığı gibi o yaşananları kabul ederek geride bırakmamız ve o yaşanmışlıkların sonucu olan kendi tavrımızın içinde kalabilmeyi öğrenmemiz gerekmektedir.

Siddharta’nın Kamala ve Kamaswami yanında geçirdiği dönemin sonlarına doğru kendinden nefret eder hale gelecek kadar kendini alçak bulması esnasında işte bu duygu belirdi bende. Ama sonra da gördük ki o yaşanan yılların eseri olarak Siddharta dostu Govinanda’ya “Hiçbir gerçek yoktur ki karşıtı da gerçek olmasın” diyerek insanın içinde hem iyiliğin hem de kötülüğün; hem ışık hem de karanlığın aslında aynı anda var olduğunu anlatacak ve basit bir “taş” örneği üzerinden aslında tüm evrenin “BİR” olduğu gerçeğini kavrayabildiğini yıllar sonra anlatabilecektir. Ve daha da güzeli bu tekamülü, dostu Govinda gibi tek öğretiye bağlı kalarak değil kendi araştırmacı zihniyle ulaştığını bilmesi ve bunu kendi yaşanmışlıklarına borçlu olduğunu anlamasıdır.

Kitapta beni en fazla sarsan bölüm ve karakterler Vasuveda ve Irmak oldu. Irmağın zaman kavramıyla olan benzerliğinin yanı sıra ırmakla baş başa kalan insanın tümüyle kendi benliğiyle birleştiği gerçeği çok net ifade edilmiş. Irmağın sesini dinleyerek kendi cevaplarını bulmaları, en kısa zamanda bir ırmak kenarında giderek kendi sorularımı kendime sorma isteği uyandırdı bende. Elbette burada “ırmak”ın salt bir imge olduğu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortadayken bile, bu imgenin ırmak üzerinden verilmiş olması aydınlanma sürecini çok çarpıcı kılıyor ve ırmağın hep akan ama aynı zamanda hep anda kalabilen özelliğinin benzersiz tasviri insanda buna benzer bir aracın varlığına ihtiyaç duymasına yol açıyor.

Benzer hisse Haruki Murakami´nin Zemberek kuşunun Güncesi romanındaki karakterin kör bir kuyuya girerek kendi sorularına cevap araması bölümünde kapılmıştım. O zaman da kör bir kuyuya girerek kendimi dinleyip hiçbir dikkat dağıtıcı unsur olmadan uzun uzun düşünmek istemiştim.

Vasuveda ise yine bilgeliğini kitaplara ya da insanlara değil ırmağa yani kendisine borçlu olduğunun simgesi. Yüzünden eksiltmediği gülümsemesi ise bize hayatın o kadar da ciddiye alınmasına gerek olmadığını hatırlatır nitelikte. Sakin mizacı ve sabırlı tavrıyla Siddharta’yı olgunlaştıran ve zamanı gelince ormana, bütün ile birleşmeye çekilen ırmağın pişirdiği bir derviş.

Hayatın kendisi Siddharta’nın karşısına çıkardığı tüm karakterlerle kendisinin tekamülüne yönelik çalışmış durumda. Yani Vasuveda’nın rolü Siddharta’ya hayatın kösnül zevklerini öğreten Kamala’nın rolünden daha önemli değil. Bütün iş Siddharta’nın farkındalığına kalıyor bu durumda. Zira Siddharta bütün olan bitenin farkındalığı içinde tüm bu bilgiyi ve yaşanmışlığı damıtarak kendi aydınlanmasını yaşıyor.

Yine burada anda kalmak ve farkındalık çıkıyor karşımıza. Aslında o kadar kolay görünen şeyi nasıl da yapamadığımız fark ediyorum her seferinde. Geçmişe dönmeden, gelecek kaygısı duymadan şu anda kalarak aslında tüm sorunlarımızı yok ediyor kaygılarımızdan arınıyoruz ve dolayısıyla daha sağlıklı düşünebiliyoruz. Ama bunu gün içinde ne kadar az yapabiliyoruz belki sadece yoga matının üzerinde orada da tam zamanlı olamayabiliyor çoğu zaman. Koca yaşamımızda ne kadar da az bir zaman dilimi…

Siddharta’nın yola çıkarken Samana olarak başladığı yolculuktaki dünyevi zevkleri küçümseyen tavrından çok zaman sonra, oğluyla karşılaşması sonrasında onun kendi yanından ayrılmaması için gösterdiği çaba sonucunda farkına vardığı “geçici çocuk-insan” haline bürünmüş olduğu hali yine aslında hayatın bir bütün içerisinde var olduğunu, karşıtların her zaman iç içe olduğu ve ancak bu haliyle onunla bütünleşebileceğimizi anlatıyor. İnzivaya çekilip hayattan el etek çekmek sonucunda alınacak yolun yarım kaldığını tarif ediyor.

Dikkat çeken başka bir olay da Siddharta’nın babası ile arasında geçen olayların benzerinin kendi oğluyla arasında geçtiği. Böylelikle baba-oğul ilişkisinde yaşanan çatışmaların gerçekte ne kadar evrensel ve zamandan bağımsız olduğu çok güzel anlatılmış kitapta. Artık klişeleşmeye yüz tutmuş nesil farkı anlayışı ve etiketinin aslında bir farkındalık faturası olarak da okunabileceğini kitap anlatıyor satır aralarında.

Bir başka küçük detay da Siddharta’nın Vasuveda ile kitabın sonlarına doğru oğlunun terkinden sonra yaptığı konuşma esnasında Vasuveda’nın onu büyük bir dinginlikle dinlediği anda yaşananlar. Bu tepkisiz dinleme egzersizlerinin aynısı olarak yazar tarafından ustalıkla anlatılmış kitapta. Vasuveda’nın tepkisizce Siddharta’yı dinlemesi karşısında Siddharta tüm içtenlik ve çıplaklığıyla bütün hislerini yaşlı dostuna aktarırken bunu “Bu dinleyiciye yarasını göstermek, acısı dininceye ve ırmakla tek vücut oluncaya kadar onu sularda yıkamakla aynı şeydi” cümlesiyle ifade etmesi bana Tepkisiz Dinleme egzersizsinde kendimi ifade ederken ne kadar frenlediğimi hatırlattı. Ama her insanın karşısında kendisini ırmak gibi dinleyebileceği ve ırmakta yıkanıyormuşcasına çıplaklıkla yaralarını iyileştirebileceği sessiz dingin bir dosta ihtiyacı olduğunu hatırlatıyor. Konuşma sırasını beklemeyen, sen konuşurken kendi konuşacaklarını sıraya koyarak seni dinlemeyen birinden ziyade, yargılamadan, çoğaltmadan, eksiltmeden, olduğu gibi bırakabilen bir dinleyiciye ihtiyaç var.

Siddharta’nın yaşamı boyunca peşinde koştuğu cevapları bulma çabası esnasında hayatını buna nasıl adadığı da çok etkileyiciydi. Tüm hayatını bunun üzerine kurgulamıştı ve bunu nihayetinde başardı. Buralardan geçerken yine kendi yaşamıma yaptığım kıyasta ise yaşamımın neredeyse hiçbir aşamasında buna benzer bir çabayı hiçbir şey için sergilemediğimi fark ettim. Yani özetle neredeyse zorda kalmadığım zamanlar haricinde hiç “DÜŞÜNMEDİĞİMİ” yaşamımı oluşturan kalıpları hiç “SORGULAMADIĞIMI”, derin ve uzun zaman alması icap eden hiçbir öz keşif yapmadığımın ayırdına vardım.

Hayat kırkından sonra değil farkından sonra başlar diye bir laf duymuştum. Kırk iki yaşımda hayatımın her yönünü tekrar masaya yatırmam ve üzerinde düşünmem gerektiğini hissediyorum. Buradan ne çıkar bilemiyorum, hiç bir beklenti içinde değilim. Bunu merak ettiğim için yapmam gerekiyor. Meditasyonlarda buna eğilebilir miyim acaba? Daha sık meditasyon yapmam gerektiğini öğretti bana Siddharta.